Oyuncu Kürşat Demir, Günaydın'ın YouTube kanalında yayınlanan 'Yasemİnce İtiraflar' programında Yasemin Döngel'in konuğu oldu. Aile Saadeti dizisinin senaryosu ilk eline ulaştığında içinde güzel duygular uyandığını söyleyen Demir, "O kadar hızlı aktı ki, meraktan kendimi düşünemedim" sözleriyle projeye nasıl bağlandığını anlattı. Daha önce Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz ve Dilek Taşı gibi yapımlarda rol alan oyuncu, "Böyle bir komedi işinde oynamaya ihtiyacım vardı" itirafıyla dikkat çekti. Fenomen dizi Prens ile ilgili de içten açıklamalarda bulunan Demir, seyirciden gelen yorumları ve karakterin geri dönüş ihtimalini değerlendirdi. İşte Kürşat Demir röportajından öne çıkan başlıklar…
-"Aile Saadeti" dizisinin setinde bir araya geldik, hemen konuşalım. Nasıl geçiyor set günleri?
Güzel geçiyor, eğlenceli geçiyor. Çok güzel hazırlandığımız bir set oldu. Hem Selçuk Hocamız (Aydemir) hem Burak Hocamız (Aksak) bizi çok iyi hazırladılar. Böyle olunca da sonuç almak çok daha kolay oluyor. Kayıt dendiği zaman zaten herkes ne yapacağını çok iyi biliyor. Dolayısıyla da aslında aralarda eğlenip hoş vakit geçirebilmek için biraz daha fazla zaman kalıyor diyebilirim.
-Proje sana nasıl geldi, okuduğunda ne düşündün, neden kabul ettin?
Yani ilk okuduğumda o kadar böyle güzel hisler geçti ki aslında. O kadar hızlıca aktı ki… Meraktan çok fazla kendimi düşünemedim açıkçası. Bunu okudum ilk bölüm. İkiyi de okuyayım, üçü de okuyayım bakalım ne oluyor falan. En sonunda da bir sonuca vardığın yerden kendini düşünmek daha sağlam oluyor. Tam bunu yaptı bana aslında. Dolayısıyla bütün işi senaryo yaptı aslında. Ben çok bir şey yapmadım yani.
BÖYLE BİR İŞTE OYNAMAYA ÇOK İHTİYACIM VARDI
-Ekranlarda bir komedi işine hasret kalmıştık…
Evet, televizyonda uzun zamandır sanırım yoktu galiba. Tam tersi işler hakim biraz bu aralar diyelim. Benim böyle bir şeyde oynamaya çok ihtiyacım vardı. Çünkü mesela Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz'da oynamıştım, Dilek Taşı'nda oynamıştım falan hep böyle hüzünlü ya da biraz daha sert olan işlerde çalışma fırsatım olmuştu. Öyle olunca da mevzular sert olunca o işin enerjisi birazcık ağır oluyor. Fakat burada şimdi hüzünlü de bir iş bizimkisi ama daha eğlenceli sahneler olduğu için senin o eğlenceli tarafını daha çok kazıyor senaryo. Bu daha eğlenceli ama tabii ki hepsi güzel. Hepsinde de çalışmak çok keyifli.
-Kadro da çok iyi, nasıl bir set ortamı var?
Bir kere zaten ekipte tiyatro kökenli oyuncuların çok çoğunlukla olması ve herkesin de oyunculuğu kafaya takıyor olması benim için çok tatmin edici. Yani bu açıdan çok besleniyorum. Çok da güzel yardımlaşıyoruz. Dolayısıyla çok mutluyum. Yani set de konuştuğumuz gibi eğlenceli geçiyor ister istemez. Çünkü konu ettiğimiz şeyler eğlenceli şeyler. Eğlenceli sahnelerin altındaki o hüznü ararken bile çok eğleniyoruz yani. Dolayısıyla beni çok mutlu eden bir süreç ilerliyor.
-Doberman Selim'den de biraz bahsedelim istiyorum. Neler söyleyebiliriz karakter hakkında, nasıl bir yansıması oluyor seyirciye?
Yani aslında seyirciye yansımasını direkt olarak bilmiyorum ya da direkt tahayyül edemiyorum. Sadece benim bildiğim bilgilerle ilk ele aldığımızda da bir işte rap yapmak isteyen bu uğurda elinde olan imkanlarla her şeyi seferber etmeye çalışan bir genç. Bunu çok iyi yaptığını düşünüyor ama bence derinde bir yerde çok iyi olmadığını biliyor ve bunun acısını çekiyor bence. Sürekli çabalıyor ama olmuyor. Dolayısıyla da karakter aslında bir noktada yorgun bir karakter, hüzünlü bir karakter. Yani ailesiyle ilgili o bölümler geçtikçe açılacak hikayesi var. Böyle bir hüzün dolu ve gerçekten genç yaşına rağmen erken yorulmuş bir karakter. Tekrar hayatta mücadele etmek için güç toplamaya çalışıyor birinci bölümden itibaren. Ben bu tarafından yaklaşıyorum ve bunu oynamak mesela çok zevkli. Çünkü genel olarak dünyada da bizde de yorgun kişiler olmaya başladık artık. O yüzden çok anladığım bir adam.
-Nasıl tepkiler alıyorsun?
Başlangıç seviyesi için onların tepkileri eğlenceli buldukları ve az önce söylediğim o yorgun bir karakter olduğu için onunla böyle biraz özdeşim kurdukları yönünde tepkiler alıyorum. Çok da eğlenceli şeyler yazıyorlar. Zaten ben de çok seviyorum sohbet etmeyi. Hem insanlarla ya da oyuncu arkadaşlarımla yüz yüze olsun. Hem de o Twitter'dan (X'ten) etkileşime girmek beni çok eğlendiriyor. Ve benim üretim sürecime yeni kapılar açmamı sağlayan şeyler de okuyorum. Bu yüzden de oradan kendi alanımı savunmaya çalışıyorum.
-Oyunculuk serüvenini de kısaca dinlemek isterim…
Aslında olgun bir bilinçle işte 10 yaşında "Oyuncu olmalıyım" falan gibi bir şey demedim. Memur ailesi çocuğuyum ben. Dertlerimiz daha ziyade hayatta kalmak ve hayatı devam ettirmek üzerineydi. Yani o yorgunlukla ilgili yere geliyorum ama anne baba da yorgun olunca "Bu çocuk müzisyen mi olsun, tiyatrocu mu olsun" falan tabii ki diyemiyor. Şimdi biz de dolayısıyla o sistemin içinde onların bildiği eğitimlerden geçtik. Ben gittim ilk önce Eskişehir'de Maliye okudum bir dört sene. O sırada tiyatro kulübüne girdim. Biraz kendimi keşfettim gibi oldu. Sonra o yola girip "Bunu yapabilir miyim, yaparım" falan diye böyle bir maceraya atıldık. 2012 yılında konservatuar sınavlarına girdim. Kadir Has Üniversitesi'ne yerleştim. Burs aldım falan filan.
-Profesyonel anlamda ilk işin hangisi oldu?
Profesyonel anlamda "Güneşi Beklerken" aslında. Hem okul varken oynadım hem de kamera işlerini böyle biraz öğrenme imkanı buldum. Çok ufak bir şeyim vardı orada. Ama tabii daha böyle bir karakter oynamaya "Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz" ile başladım. Ondan sonra "Adı Sevgi" oldu. Ondan sonra "Dilek Taşı" oldu. Dijital işte "Ottoman Rise of Empires" falan öyle oldu. Biraz dijital çoğunluklu gitti başlarda. Ondan sonra Prens. Prens'den sonra da burası oldu. Arada bir şeyler daha vardı unuttum.
"LÜTFEN BANA İZİN VERİN, BU İŞİ YAPMAK İSTİYORUM" DEDİM
-Prens'e gelelim… Seyircinin bağrına bastığı bir iş oldu. Sendeki yerini tarif eder misin?
Bendeki yeri çok kıymetli bir yer. Her konuştuğumuzda aynı büyük cümleleri kuruyorum ama biz Prens'le Eşkıya'da çalıştığım zaman anlaştık. Ve böyle neredeyse olmuyordu. İşte Eşkıya'nın temposundan vesaire. Ben böyle birazcık risk alarak bir mektup yazdım. "Lütfen bana izin verin ben bu işi yapmak istiyorum. Çünkü çok kıymetli insanlar yapıyor, çok kıymetli arkadaşlarım. Onlara ne kadar yardım edebilirsem benim için o kadar iyidir. Beni lütfen gönderin" falan. Onlar da sağ olsunlar duydular sesimi ve kırmadılar. Gittik çalıştık, çektik. Ondan sonra 1-2 sene iş satılamadı. Açıkçası çok şaşırıyordum. Yani nasıl olabilir böyle bir şey? Ama sonra hak ettiği kıymeti gördü. Ve çok şükür ki o kadar iyi yazıldığı için ve o kadar iyi oynandığı için seyircide de karşılığı çok iyi oldu. İnsanlara nefes aldıran çok güzel bir iş olmuş oldu. Parçası olduğum için çok mutluyum. Biraz onları üzen taraftayım ben seyircileri. Ama işte hayatın içinde o da var. Ağlamadığında gülemezsin yani.
BÖYLE BİR VEDA BENİ MUTLU ETTİ
-Karakterinin veda sahnesi hala hafızalarımızda. Veda etmek zor oldu mu?
Benim için yani zor oldu tabii ki. Üzüldüm. Çünkü orası çok güzel bir set. Çok güzel insanlar var orada. Ve gerçekten yine orası da yine burası için söylediğim şey gibi herkes orada bir sahneyi daha iyi nasıl yapabilirizi dert ediyor. Hiç kimsenin bireysel bir derdi yok. Ve bu çok güzel. Dolayısıyla beni de çok rahat ettiriyor. Çünkü ben de öyle davranıyorum. İkinci sezonun okuma provasında Giray (Altınok) bana söyledi. "Senin karakterinin sonu böyle bir son olacak" diye. Tabii ki bunu duymak üzücü ama okuduğumuzda ve Giray anlattığında kendime dair çok şey buldum orada. Ve böyle bir veda beni mutlu etti.
GEREKLİ ŞEYLERİ KONUŞSAYDIK KEŞKE, BAZI CÜMLELERİ KURABİLSEYDİK...
Çünkü hani herkesin hayatında vardır, herkes kayıplar yaşamıştır. Ben de bir kayıp yaşamıştım ailemden ve aslında gerçekten şeyi çok derinden hissetmiştim kaybettikten sonra babamı, yani gerekli şeyleri konuşsaydık keşke. Bazı cümleleri keşke kurabilseydik. Bazı şeyleri daha iyi tamir edebilirdik belki. Ama işte o olmadı. Ve hani onu yolcu ettik. Herkesin hayatında vardır böyle şeyler ama bana denk gelmiş olması beni çok mutlu etti. Ve bu hikayeyi de anlatmak beni çok motive etti. Öyle olunca çekerken de hiç zorlanmadık. Çok güzel geçti her şey. Yani çok hazırdım. Ne oynayacağımı çok iyi biliyordum gerçekten. Ve hani onlara sunduğumda da onlar da hadi çekelim dediler ve gerçekten teknik olarak zor olan şeyi bile yanlış hatırlamıyorsam tekte çektik biz onu. Yani bütün şartlar da bir araya geldi tabii ki. Çünkü hani işte makyajı var, kanalı var boya püskürten vesaire. Onlar da iyi hazırlanmanın ürünü olarak üst üste gelince hemen çektik bitti. Ve böyle ne olduğunu anlamadık. Aynı işte Philippe'nin yaşadığı gibi.
-Herkesin aklındaki soruyu sorayım o halde; boğazını bantlayarak diziye geri transfer edemiyor muyuz Philippe'i?
Yani üçüncü sezonun sonunda zaten seyirciyle tekrar bir görüşüyoruz. Yani bantlama gibi bir şey olmaz ya. Zaten öyle olursa da bence bilmiyorum hani o şey… Yazanların alanına bir şey demek gibi olmasın ama hani öyle de bence güzel olmaz. Yani o hikayenin buruk olması ve buruk kalması bence güzel olan. Dramatik olan o. Aşka inandırdı diyorsunuz ya mesela işte şimdi. O zaman şu soru da devreye giriyor, o tamamen hissedilen ve yaşanan aşk acaba yok mu? Çünkü hani bizim anlattığımız hikayede taraflardan bir tanesi dramatik olarak hayata veda ediyor. Yani aşka inandık ama o da çok kısa sürdü.
-O zaman sezon finalinde Hasharia'nın elini uzattığı noktada senin onu yukarı değil de onun seni aşağı çekebilmesi de pek olanaksız…
Evet, enteresan fikirler geliyor. Yani güzel olabilir tabii de bilmiyorum bakalım akıllarında ne var? Göreceğiz biz de. Ben de bilmiyorum yani.
BU KADAR OLGUN OLMASAYDIK ERKEN VAZGEÇERDİK
-Dizide aşkı çok içten, çok romantik yansıtan bir karakterdi. Biraz stalk'larıma göre senin de keyifle devam eden bir ilişkin var. Aşık Kürşat nasıl birine dönüşür?
Aslında onu Dicle Hanım'a sormak lazım. Çünkü insan kendine "Şimdi aşık oldum ve nasıl bir insanım" diye herhalde çok bakamaz diye düşünüyorum. Ama galiba şey oluyor, kendinden vermek biraz artıyor gibi oluyor. Daha dün konuştuk, 20'li yaşlarda olsaydık birbirimize verdiğimiz kıymet… Aslında bu kadar olgun olmasaydık diyeyim belki bir şeylerden daha erken vazgeçerdik. Ama hani bu yaşlarda birbirimizi bulduğumuz için çok mutluyuz ikimiz de. İlişkinin zorluklarına ya da işte hayatın zorluklarına tolere etme kabiliyetimiz yardımlaşarak artıyor. Ve o açıdan da çok kıymetli bir şey yaşıyoruz zaten. O yüzden çok mutluyuz yani.
KISA SORULAR
-Hayatınızdan neyi çıkarırsak geriye hiçbir şeyin kalmayacağını düşünürsünüz?
Yani aile ya aile. Hayatımdan ailemi çıkarırsan ben sallanırım yani. Ben artık herhalde eski ben olmam.
-Çevrenizden kendiniz hakkında en sık duyduğunuz şikâyet nedir?
İnandığım fikirlerimin zor değişmesi. Yani sabit fikirlilik demeyeyim de hani kısa ve kötü ifade edecek olursak sabit fikirlilik gibi diyebilirim. Yani inandığım şeyi birinin değiştirmesi çok zor. Eğer çok sağlam donelerle gelirse elini sıkıp "Evet, bana şimdi ne öğreteceksin?" derim. Ama tecrübe ettiysem ve gerçekten bundan sonuç aldıysam değiştirmekle vakit harcamam. Yeni bir şey öğrenmekle vakit harcamayı tercih ederim yani. Çırak çıkmaya gerek yok bildiğin şeyi aynen devam et yeni bir şey öğren bana daha uygun.
-Takıntı derecesinde bir huyunuz, bir özelliğiniz var mı?
Yok ya. Sanki bir hiperaktivite gibi bir şey var, boş duramıyorum. O da takıntı değil, duramıyorum zaten gibi. Onun dışında bir takıntım yok.
-Günlük yaşantınızda totemleriniz var mıdır?
Yok. Rutinim olsun çok isterim. Yıllardır o uğurda çalışıyorum. Hani böyle bir sabah şu saatte kalkayım, şunu yapayım, her gün bunu tekrarlayayım. O bana ne öğretiyor, ona bakayım falan. Ama bunu bazen gerçekleştiremiyorum, yapamıyorum. Totemim yok.
-"Asla tahammül edemem" dediğiniz o şey?
Saygısızlık, aptal yerine konmak. İhtiyacım olmadığı sürece akıl verilmesi falan çok var benim tahammül edemediğim şey... Trafikte kaynak yapılması dahil olmak üzere aslında yok yerine konmak falan. İşte esnafın ne bileyim kurnazlık yapması, arkadaşının seni aptal yerine koyması falan. Bu liste uzar gider.
-Ağzınıza asla sürmediğiniz, "kokusuna bile tahammül edemem" dediğiniz bir yiyecek var mı?
Yok. Asla da hiç de olmadı. Hiç seçmem. Bayıla bayıla da yerim yani. Pişirmeyi de çok severim. Bence erkek adam yiyeceği şeye dokunmalı yani tam tersi.
-Kıskanç biri misiniz?
Kıskanç biri değilim ya. Kıskanmaya ayıracak vaktim yok benim. Yani aklıma takılan bir şeyi oturur sorarım. "Beni şöyle bir şey rahatsız etti. Acaba bu nedir?" Bunun hani hikayesini dinleyip "Ha ben yanlış düşünmüşüm" deyip köşeme çekilirim. Devam ederim hayatıma yani ilişkinin içinde.
-Cimri biri misiniz?
Cimri biri değilim ama tutumlu olmayı çok uzun zaman önce öğrenmiş bir insanım.
-En çok neye para harcarsınız?
Gıda yemek. Bir de hobilerime ya. Böyle hani bahçe işi şu bu falan onlara. Öyle özel, fazla para harcadığım bir zevkim yok.